İçeriğe geç

Siğilin geçmesi için ne yapılmalı ?

Bir süredir zihnimi kurcalayan küçük ama inatçı bir soru var: Bedenimde beliren bir şey neden bu kadar zihnimi işgal edebiliyor? Aynaya her baktığımda gözüme çarpan bir siğil, günün geri kalanında sanki görünmez bir hoparlörle bana sesleniyor. “Buradayım.” Oysa biliyorum, siğil tıbbi olarak çoğu zaman zararsız. Ama mesele yalnızca deriyle sınırlı değil. Tam da bu yüzden “Siğilin geçmesi için ne yapılmalı?” sorusunu bu yazıda yalnızca biyolojik değil, psikolojik bir mercekten ele almak istiyorum.

Bu bir “hızlı çözüm” rehberi değil. Daha çok, siğille birlikte gelen düşünceler, duygular ve ilişkisel tepkiler üzerine bir keşif. Çünkü bazen iyileşme, yalnızca dokuda değil; algıda başlıyor.

Siğil nedir, ama zihnimizde neye dönüşür?

Siğil, insan papilloma virüsü (HPV) ile ilişkili, deride görülen yaygın oluşumlardan biri. Çoğu zaman bağışıklık sistemi tarafından aylar ya da yıllar içinde kendiliğinden baskılanabiliyor. Tıbbi literatür bunu oldukça “sıradan” bir durum olarak ele alıyor. Ama psikolojik açıdan bakınca tablo değişiyor.

Siğil, zihinde çoğu zaman şunlara dönüşüyor:

– “Bedenimde kontrol edemediğim bir şey var.”

– “Başkaları bunu fark eder mi?”

– “Bu benimle ilgili bir şey mi söylüyor?”

İşte bu noktada siğil, biyolojik bir oluşumdan çıkıp bilişsel ve duygusal bir nesneye dönüşüyor.

Bilişsel psikoloji: Siğil hakkında nasıl düşünüyoruz?

1. Dikkat ve büyütme etkisi

Bilişsel psikolojide “seçici dikkat” diye bir kavram var. Bir şeye odaklandığımızda, onu olduğundan daha büyük, daha önemli algılama eğilimindeyiz. Siğil de tam olarak bunu tetikler.

Küçük bir deri lezyonu, zihinsel büyüteç altında kocaman bir “sorun” haline gelir. Araştırmalar, bedensel belirtilere odaklanmanın (somatic attention) algılanan rahatsızlığı artırabildiğini gösteriyor. Bu, siğilin gerçekten büyümesiyle değil; bizim onu zihinsel olarak büyütmemizle ilgili.

Kendine şu soruyu sormak ilginç olabilir:

“Siğil olmasaydı, bugün dikkatimi ne meşgul edecekti?”

2. Kontrol ihtiyacı ve belirsizlik

Siğillerin “kendiliğinden geçebilmesi” fikri, bazı insanlar için rahatlatıcı değil; aksine kaygı verici. Çünkü beklemek, kontrol kaybı hissi yaratır. Bilişsel çalışmalarda belirsizliğe tahammülsüzlüğün kaygıyla güçlü biçimde ilişkili olduğu gösteriliyor.

Burada çelişkili bir durum var:

– Ne kadar çok kontrol etmek istersek,

– O kadar çok siğili düşünür,

– O kadar stres yaşarız.

Ama stres de bağışıklık sistemiyle dolaylı biçimde ilişkilidir. Yani zihinsel kontrol çabası, bedensel süreci zorlaştırabilir.

Duygusal psikoloji: Siğil hangi duyguları tetikler?

1. Utanç ve görünürlük kaygısı

Siğil özellikle ellerde, yüzde ya da boyunda olduğunda “görülme” duygusunu tetikler. Bu noktada devreye utanç girer. Utanç, “ben kötüyüm” mesajı taşıyan güçlü bir duygudur.

Bazı vaka çalışmalarında, görünür deri problemlerinin (akne, egzama, siğil gibi) sosyal kaçınma ve düşük benlik algısıyla ilişkili olabildiği gösteriliyor. Ama burada önemli bir ayrım var: Bu etki herkes için geçerli değil. Yani siğil otomatik olarak psikolojik sorun yaratmaz; algı ve anlamlandırma belirleyicidir.

Burada duygusal zekâ devreye giriyor. Kendi duygunu fark edip adlandırabilmek (“Şu an utanç hissediyorum”) ile duygunun seni yönetmesi arasında büyük fark var.

2. Stres, bağışıklık ve paradoks

Psikoneuroimmünoloji alanındaki araştırmalar, kronik stresin bağışıklık yanıtlarını etkileyebileceğini gösteriyor. Ancak bu ilişki doğrusal değil. Yani “strese girersen siğil geçmez” gibi basit bir denklem yok.

Meta-analizler, stres azaltıcı müdahalelerin (örneğin mindfulness temelli yaklaşımlar) bağışıklık göstergelerinde küçük ama tutarlı etkiler yaratabildiğini gösteriyor. Fakat bu etkiler kişiden kişiye değişiyor. İşte çelişki burada:

– Bazı insanlar rahatladıkça iyileşiyor,

– Bazıları ise hiçbir fark hissetmiyor.

Bu da bize şunu hatırlatıyor: Psikolojik süreçler olasılıkları etkiler, garantileri değil.

Sosyal psikoloji: Siğil ilişkilerimizi nasıl etkiler?

1. Sosyal etkileşim ve kaçınma

Siğil, özellikle ergenlikte ya da sosyal açıdan hassas dönemlerde, kişinin başkalarıyla temasını sınırlamasına yol açabilir. El sıkışmaktan kaçınmak, fotoğraflarda elleri saklamak, yakın temastan geri durmak…

Sosyal psikoloji araştırmaları, görünür bedensel farklılıkların, kişinin kendi davranışlarını sınırlaması yoluyla sosyal izolasyona katkıda bulunabildiğini gösteriyor. Yani çoğu zaman “başkaları dışlar”dan çok, “ben geri çekilirim” devreye giriyor.

Burada durup sormak önemli:

“Başkaları gerçekten ne kadar fark ediyor, ben ne kadar varsayıyorum?”

2. Damgalanma korkusu

Siğiller bulaşıcı olabildiği için, bazı insanlar bilinçdışı bir “tehlike” etiketi yapıştırabilir. Ama bu, her sosyal ortamda aynı değildir. Damgalanma algısı; kültüre, bilgi düzeyine ve kişisel deneyimlere göre değişir.

İlginç olan şu: Araştırmalar, algılanan damgalanmanın, gerçek damgalanmadan psikolojik olarak daha yıpratıcı olabildiğini gösteriyor. Yani bazen bizi yaralayan şey, yaşadığımız değil; yaşanabileceğini düşündüğümüz senaryolar.

“Geçmesi için ne yapılmalı?” sorusunu yeniden düşünmek

1. Tıbbi adımlar ve psikolojik eşlik

Tıbbi olarak siğiller için çeşitli yöntemler var (beklemek, topikal uygulamalar, dermatolojik işlemler). Ancak bu yazının odağı “hangi yöntem?” değil. Asıl mesele, bu süreci nasıl yaşadığımız.

Psikolojik açıdan destekleyici olabilecek bazı tutumlar:

– Süreci zamana yaymak ve “hemen geçmeli” baskısını azaltmak

– Bedene düşman gibi değil, işbirliği yapılacak bir sistem gibi yaklaşmak

– Bilgi kirliliğinden uzak durmak (her okunan şeyi denemeye çalışmamak)

2. Anlamı dönüştürmek

Siğili “bedenin bana ihanet ettiğinin kanıtı” olarak görmekle, “bedenimin bir şeyle baş etmeye çalıştığının işareti” olarak görmek arasında büyük fark var. Bu, bilişsel yeniden çerçevelemenin (cognitive reappraisal) tam kalbi.

Kendine şu soruyu sormayı deneyebilirsin:

“Bu durumu kendimle ilgili hangi hikâyenin içine koyuyorum?”

Psikolojik araştırmalardaki çelişkiler: Neden tek bir doğru yok?

Bu alandaki araştırmalar net reçeteler sunmuyor. Bazı çalışmalar psikolojik müdahalelerin (stres yönetimi, destekleyici terapi) deri ve bağışıklıkla ilişkili süreçleri olumlu etkileyebileceğini öne sürerken; bazıları etkilerin sınırlı veya tutarsız olduğunu söylüyor.

Bu çelişki aslında çok insani: İnsanlar farklı.

– Aynı stres, birinin bağışıklığını baskılarken,

– Başkasında belirgin bir etki yaratmayabiliyor.

O yüzden “şunu yap, kesin geçer” dili hem bilimsel olarak sorunlu hem de psikolojik olarak yük bindirici.

Kendinle temas: Küçük bir içsel egzersiz

Bir an durup şu soruları düşün:

– Siğil bana hangi duyguyu en çok yaşatıyor?

– Bu duygu geçmişte hangi deneyimlere benziyor?

– Bedenimdeki bu küçük şey, hayatımda kontrol etmeye çalıştığım başka neleri hatırlatıyor?

Bu sorular siğili geçirmeyebilir; ama onunla kurduğun ilişkiyi dönüştürebilir. Ve bazen bu dönüşüm, bedensel sürecin de önünü açar.

Son düşünce

“Siğilin geçmesi için ne yapılmalı?” sorusu ilk bakışta tıbbi bir soru gibi durur. Ama biraz yakından bakınca, insanın kontrol ihtiyacı, görülme korkusu, sabır eşiği ve kendilik algısıyla temas eder. Siğil, çoğu zaman geçer. Ama bu süreçte biz kendimizle nasıl konuştuk, hangi duyguları bastırdık ya da kabul ettik—işte asıl kalıcı izler orada kalır.

Belki de asıl soru şudur:

“Bedenimde geçmesini istediğim şey gerçekten siğil mi, yoksa onun bende uyandırdığı hisler mi?”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

lavitaebella.com.tr Sitemap
ilbetgir.net